27 Aralık 2019 Cuma
Still surrendered to decadence
Merhaba, yine ben. 6 sene 3 gün oluyor senin bende kalan son parçanı da geri gelmemek üzere tarihin belirsiz bir yerine yollayışımın ufak bir manifestosunu yazalı. Ama itiraf ediyorum her gece zihnimin içinde, zaman ve mekan kavramının olmadığı bir yerde, seninle yaşadığım güzel bir anıyı koltuğunda kendinden geçmiş bir madde bağımlısı gibi sürekli tekrar butonuna basarak oynatıyorum. Ama gariptir ki yılın muhtelif günlerinde özellikle gündüz vakti aklıma uğradığında bu duruma her yanı uyuşturulmuş birisi gibi tepki veriyorum. Fiziken bana çok uzak bir yerde değilsin. Benim için halen sokaktaki herhangi bir insan da değilsin. Herhangi bir insanın ölüyor olduğu bir sahneyi gözümde canlandırdığımda çok üzülmüyorum. Ama sana yönelik bir tehditin olduğu bir anı aklıma getirme fikri dahi beni ürkütüyor. Bu da şu anlama geliyor; seni herhangi bir ölçüm aracıyla belirlenemeyecek kadar çok seven o insanı her ne kadar uyuşturup ellerini, kollarını bağlayıp ağzını kapatsam da o bu güne kadar bir şekilde hayatta kalmayı başarmış. Belki de sahip olduğu tüm güçle gerçek hayatta bana anlatamadığını rüyalarımda anlatmaya çalışıyor. Bunu sözlerin kendisiyle değil bir dönem içimde nasıl oluştuğunu anlayamadığım bir büyülenme ile yapıyor. Doğru ve yanlış kavramlarının bendeki anlamlarını devre dışı bırakıp, sana koşmak için uygun şartları aramak yerine bu şartları benim oluşturduğum bir zamandaki gibi. Yatağa sarhoş yatmıştım geçenlerde. Uykuya dalmadan önceki bilincini yavaşça kaybettiğin o evrede istemsizce yanımda olmanı istedim. Ancak sığabildiğim o yatağın içinde adeta büyük bir tarlada bir kış vakti üzerimde bir şey olmadan yatıyormuşumcasına yalnız hissediyor ve üşüyordum. Gerçekleştirmek istediğim tüm ideallerime bir dakikalığına lanet okudum bana asla senin o sıcaklığını hissettiremeyeceklerini bildiğim için. Ben ne yaptığımı, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne istediğimi bilmiyorum artık. Yanımda olmanı istiyorum sadece. Elinden tutup her şeye sadece birkaç saatliğine sahip olduğumuz bir yere gitmek. Hiç yaşayamacağımız bir geleceği konuşmak. Asla alamayacağımız bir şarap bardağı takımına bakmak...
24 Aralık 2019 Salı
Asansörü beklerken aklımdan geçenler
Hafızası güçlü bir insan için hissiz, uyuşmuş bir varlığa dönüşmek zulümdür. Meşgul olduğu şeyden nefes almak için kafasını kaldırdığı anda aklına onu bir zamanlar hayatta hissettiren olaylar, nesneler, kişiler gelir. Yalnız kalmaktan pek hoşlanmaz ama başkalarının yanında olmaktan da bir tatmin bulmadığı için ilk fırsatta zihninin koridorlarında ona merhem olacak emareler bulmaya çalışır. Ümidini kaybetmenin onu karamsarlığa sürüklemesinden de içten içe korkar çünkü bilir ki bunun sonu daha büyük bir karanlığın içerisine düşmektir. Kendini iyi ya da kötü herkesle kıyaslamaya başlar. Neticede onun için bu gibi kavramlar sağlıklı insanlar için vardır ve o normal&sağlıklı olduğu inancını çoktan yitirmiştir. Onları gözlemler. Attıkları her adımda nasıl hissettiklerini düşünmeye çalışır. Onların ağzından çıkanları dinleyip onları kendi kafasında uydurduğu kategorilere sokmaya çalışır. Bu temelsiz ve gerçekle olan bağlantısı muğlak olan tespitlere bazen o kadar bel bağlar ki onlara olan davranışlarını bile bu bağlamda şekillendirir.
Hayır yanılıyorsun. Beni insanlara gördüğünü zannettiğin şekilde anlatıyorsun. Evet ben günaşırı bana yardımcı olduğunu düşündüğüm nesneleri, sesleri, örüntüleri kullanarak güzel ilan ettiklerimi tekrar içime çekmek isteyen bir hedonist olabilirim, ama sen de benden daha farklı değilsin. Ben senin bilimsel metodolojinle açıklayabileceğin bir yaratık değilim. Öncelikle şu konuda hem fikir olmak lazım: 1- Doğru diye bir şey yoktur. 2- Bütün insanlar güce tapan haz manyağı maymunlardır. 3- Kelimelerle kurulmaya çalışan bir bina iskeleti çökmeye mahkumdur. Zira kelimeler her ne kadar kafamızdakileri koda dönüştürüp karşıdakine aktarmamıza yarayan bir aygıt olsa da, kodladığımız şeyin tam karşılığı konusunda her zaman bir fikir birliği içerisinde değiliz. Kelime, o anlama gelmesini istediğimiz anlamsız ses kombinasyonlarından fazlası değil. Bizler ise her anı şahsına münhasır tecrübe eden yaratıklarız. Benimle olan iletişimini diğer insanlara gerçekten sadece kelimelerle anlatabileceğine inanıyorsan asıl "temelsiz" tespitleri sen yapıyorsun demektir.
Eğer bir sabah uyandığında o mahmurlukla dinlediğin şarkının aynı ortamlar mevcutken ve farklı olan tek şey zaman dilimiyken dinlediğin şarkıdan farklı olduğunu iddia ediyorsan algılarının seni yanılttığını kabul etmen gerekir. Bir vahşi batı filmindeki karakter sadece iki saatliğine bile yaşantısını hissetmek içselleştirmek ve belki de adapte etmek istediğin bir nesneye dönüşüyorsa, belki de kelimeler üzerinde herkesin hem fikir olduğu anlamlara gelmelidir senin için. Beni statüko olarak gördüğün her dakika senin için köyüne elektrik gelmesini bekleyen bir hastadan farklı olmayacaktır. Tek başına var olamayacağını söyleyen kaale almadığın rasyonel akıldan başkası değil. Ölene kadar bekliyor olsan dahi sihirli bir değnek sana aksini ispat etmeyecek. Ne kadar küçük olduğunu bildiği halde varoluş çabasını aforizmalarla yürüten bir canlının tek tesellisi elbette günün sonunda yorganının altında hülyalara dalmaktır.
Bu çöplükten çıkmamız için bana motivasyon olsun diye elinle gösterdiğin yerdeki şeyler bizim için halen koşmamıza değer şeyler mi emin olamıyorum artık. Zamanın ilerlediğini ve bizim de onunla beraber değiştiğimizi gözden geçirmeliyiz. Gözümüzü kapattığımızda bize canlılık hissi veren şeyler zamanda bir yerlerde yaşayan bizim başka bir halimizdi. Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Eğer bu söylediğim gerçekse tutunmamız gereken başka ne kalacak bunu bilemiyorum. Bu belirsizlik beni korkutuyor. Ben korkak bir insanım. Bu belirsizlikte s ve u seslerinin birleşimiyle meydana gelen kelime bize hayat veren bir sıvı anlamına gelmek yerine, uzak bir tepeden haykıran bir adamın ağzından çıkan bozuk bir ses de olablir. Belki de haklısın. Bırakmalıyım bu dil ile varolma işini. Bir çocuğun gözleriyle bakmalıyım, dünyanın döndüğünü ve bu hayat ile varolabileceğimi bilmeliyim.
Hayır yanılıyorsun. Beni insanlara gördüğünü zannettiğin şekilde anlatıyorsun. Evet ben günaşırı bana yardımcı olduğunu düşündüğüm nesneleri, sesleri, örüntüleri kullanarak güzel ilan ettiklerimi tekrar içime çekmek isteyen bir hedonist olabilirim, ama sen de benden daha farklı değilsin. Ben senin bilimsel metodolojinle açıklayabileceğin bir yaratık değilim. Öncelikle şu konuda hem fikir olmak lazım: 1- Doğru diye bir şey yoktur. 2- Bütün insanlar güce tapan haz manyağı maymunlardır. 3- Kelimelerle kurulmaya çalışan bir bina iskeleti çökmeye mahkumdur. Zira kelimeler her ne kadar kafamızdakileri koda dönüştürüp karşıdakine aktarmamıza yarayan bir aygıt olsa da, kodladığımız şeyin tam karşılığı konusunda her zaman bir fikir birliği içerisinde değiliz. Kelime, o anlama gelmesini istediğimiz anlamsız ses kombinasyonlarından fazlası değil. Bizler ise her anı şahsına münhasır tecrübe eden yaratıklarız. Benimle olan iletişimini diğer insanlara gerçekten sadece kelimelerle anlatabileceğine inanıyorsan asıl "temelsiz" tespitleri sen yapıyorsun demektir.
Eğer bir sabah uyandığında o mahmurlukla dinlediğin şarkının aynı ortamlar mevcutken ve farklı olan tek şey zaman dilimiyken dinlediğin şarkıdan farklı olduğunu iddia ediyorsan algılarının seni yanılttığını kabul etmen gerekir. Bir vahşi batı filmindeki karakter sadece iki saatliğine bile yaşantısını hissetmek içselleştirmek ve belki de adapte etmek istediğin bir nesneye dönüşüyorsa, belki de kelimeler üzerinde herkesin hem fikir olduğu anlamlara gelmelidir senin için. Beni statüko olarak gördüğün her dakika senin için köyüne elektrik gelmesini bekleyen bir hastadan farklı olmayacaktır. Tek başına var olamayacağını söyleyen kaale almadığın rasyonel akıldan başkası değil. Ölene kadar bekliyor olsan dahi sihirli bir değnek sana aksini ispat etmeyecek. Ne kadar küçük olduğunu bildiği halde varoluş çabasını aforizmalarla yürüten bir canlının tek tesellisi elbette günün sonunda yorganının altında hülyalara dalmaktır.
Bu çöplükten çıkmamız için bana motivasyon olsun diye elinle gösterdiğin yerdeki şeyler bizim için halen koşmamıza değer şeyler mi emin olamıyorum artık. Zamanın ilerlediğini ve bizim de onunla beraber değiştiğimizi gözden geçirmeliyiz. Gözümüzü kapattığımızda bize canlılık hissi veren şeyler zamanda bir yerlerde yaşayan bizim başka bir halimizdi. Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Eğer bu söylediğim gerçekse tutunmamız gereken başka ne kalacak bunu bilemiyorum. Bu belirsizlik beni korkutuyor. Ben korkak bir insanım. Bu belirsizlikte s ve u seslerinin birleşimiyle meydana gelen kelime bize hayat veren bir sıvı anlamına gelmek yerine, uzak bir tepeden haykıran bir adamın ağzından çıkan bozuk bir ses de olablir. Belki de haklısın. Bırakmalıyım bu dil ile varolma işini. Bir çocuğun gözleriyle bakmalıyım, dünyanın döndüğünü ve bu hayat ile varolabileceğimi bilmeliyim.
23 Eylül 2019 Pazartesi
Duvarların yankı yapmama sorunsalı
Şunu iyi idrak ettim ki zamanda bir yerlerde ne kadar güzel olduğunu bana anlatmaya çalışan bir sesi dinleyip ona ulaşamayacağını bilmenin verdiği ızdırapla debelenip durmak yerine asıl yapılması gereken başka şeylerden bahseden sesleri meydana getirecek çabayı sarfetmek. Çünkü hayat sadece tek bir sesi kovalayamayacağımız kadar güzel ve karışık, ama her birinin hissettirdikleri kadar da basit. Basit çünkü bir şeylerin başlangıcı ve bitişi üzerinde hüküm sahibi değiliz. Karışık çünkü ne zaman yeni bir kapıdan içeriye girsek attığımız her adım binlerce farklı olasılığa kapı açıyor. Ama o kadar yalnızım ki gittiğim yollarda güzelin veya kötünün en ufak parçasını bile paylaşabileceğim birisi olmayacak. Farklı kompozisyonlarda seni var ettiğim mekanlarda hayalin bile beni terk edecek. Otomatik bir reddedişle bunu kendimin seçtiğine ve huzurun bunda olduğuna ikna olmaya çalışsam da kendimi, seni özlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu çok garip bir yazı oldu. Başında dermanını verip sonunda derdine yandığım.
Özet: Azer Bülbül is not dead. God just asked for arabesk lessons.
Özet: Azer Bülbül is not dead. God just asked for arabesk lessons.
15 Eylül 2019 Pazar
Efes Pastörsüz
Yazdıklarımın onu okuyan kişide güzel bir his uyandırmasını içten içe çok arzuladığımdan dolayı yazmak gibi çok basit ve çok hoş bir şeyi bile isteye terk ediyorum çoğu zaman. Halbuki bu hissin geldiği yerde başka bir ses bu cümleleri benden başka birisinin okumasının çok olası olmadığını, okusalar bile bunun bir ehemmiyetinin olmadığını bana telkin ediyor. Bu ikilem arasında kalmak, herhangi bir ikilemde kalmak en kötü fikirden bile daha kötü. Çünkü biz yaşama programlı yaratıklarız. Aklımızdakileri hayata dökmek için varız. Mükemmelliyetçililik yok saymamız gereken bir mevhumdur. İçerisinde kibir barındırır. Kibir bazı noktalarda insana fayda sağlasa bile çoğunlukla kişiyi nihayetinde felakete sürükler. Bu gibi sıfatlara sahip kişiler hayatları süresince "Bu adam bile bunu yaptıysa..." gibi cümleler kurar ve buna rağmen o adam kadar "bile" olamazlar. İçten içe tanrıya meydan okurlar adeta. Üç günlük dünyada üç kuruşluk canlarıyla hatrı sayılır bir şey ortaya koyamadan çekip giderler. Bu yüzden kavgalıyım kendimle uzun zamandır. Ne zaman derin bir nefes alıp artık başlıyor olduğumu kendime ilan etsem önüme iki şeytan çıkıyor. Birincisi en iyiyi yapmadıkça çabalamanın lüzumsuz olduğunu diğeri ise genel olarak çabalamanın lüzumsuz olduğunu söylüyor. Sanırım büyük işler başaran insanlar başardıkları işlerin haricinde kendileriyle de mücadele ettikleri için takdiri hak ediyorlar. Hayır hayır, bu dünyada takdiri hak eden birileri varsa onlar ancak kendilerini oldukları gibi kabul edip başka kalıba sokmaktan imtina duyanlar olabilir. 21.yy'ın hastalığı sosyal kaygılardan başkası olamaz. Asansörde karşılaştığımız kişiye merhaba demek yerine "bu saç sence bana yakışıyor mu" diyemiyorsak, yolda ağlayan birini görünce tek yumruk olup ona yardım etmek yerine ateş düştüğü yeri yakar diyorsak, duyarlı olmayı duyar kasmaya tercih ediyorsak yanlışı bilerek tercih ediyoruz demektir. Bu durumda birinin bize kendi düşen ağlamaz demesi bizim için bir sorun oluşturmamalı. Ne de olsa hepimiz güvende olduğumuz kadar cesur, mağdur olduğumuz kadar insanız.
Özet: We're time captains, we are time captains, we write the astral records of history.
Özet: We're time captains, we are time captains, we write the astral records of history.
11 Eylül 2019 Çarşamba
fsoc.exe
Sizinle konuşmayı, iletişim halinde olmayı reddediyorum. Çünkü muhabbete ne kadar samimi başlasak bile işin sonu yine sadece kendiniz için gerçek olmasını dilediğiniz doğruları canpare savunmaya, bunun aksini iddia edenlerin söylediklerini gerçekten dinleyip tartmak yerine bu sözlerin sahibini bir kalıba sokup onunla çatışmaya dönüyor. Ben sadece iki insan gibi konuşmak istiyorum. Ama siz, her kesimden olan siz, adalet eşitlik sevgi saygı gibi kavramları dilinizden düşürmediğiniz halde bunları sadece kendi nefretinize paravan ediyor, bunlar üzerinden birilerine öfke kusuyorsunuz. Yaptığınız şey bundan fazlası değil. Sizinle yaşamayı reddediyorum çünkü eskaza misafir olduğum bir insanın bir noktadan sonra beni "onlardan" ilan etmesinden korkuyorum. Evet bundan gerçekten korkuyorum. Çünkü sizin bu vahşi tavrınız beni size benzetmeye başlıyor. Oysa sizin gibi olmak istemiyorum. Sürekli birilerini yaftalamak, gerçeklerden kaçıp tozpembe bir dünyada yaşamak, birilerine öfke kusmak istemiyorum. Yüzüne bakıp adam gibi konuşabileceğim, güzel şeyler paylaşabileceğim insanlar yok artık. Herkes öfke dolu. Doğruya doğru deme huyumdan vazgeçmediğim için her kesimden insan tarafından linç edilme potansiyeline sahibim. Size kızgınım beni buraya ittiğiniz için. Size bakınca tiksinmeyi hiç istemezdim. Tek başıma bir adam olmak istemezdim. Sadece bunca gürültünün patırtının arasında bir bankta çekirdek çitleyip kola içerken günbatımını izlemekten aldığım tadı sizle de paylaşmak istedim. Ama sizin gözünüz günbatımının önündeki koca koca binaların önünde yürüyen kalabalığın üstündeydi, onların başına bir şey gelse de yok olsa istiyordunuz. Savaşlarınıza dahil olmadığım için beni apolitik ilan ediyordunuz oysa sizin politikanız kendinizden olmayanı ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi. İnsanları samimiyetsizlik ve dürüst olmamakla suçlarken yerde yatan kadının bedeninden yaptığınız öfke seansları sizin için fazla samimiydi. Tebrik ederim hepiniz çok muazzam sosyal adalet savaşçısı, cengâver, mücahitsiniz. Umarım hepiniz kıymetsiz tavırlarınız sonucu yoldaşlarınız, dindaşlarınız, parçası olduğunuz topluluklar tarafından yüceltilirsiniz de kıymetsiz hayatınızın bir an dahi olsa anlam kazandığını hissedersiniz. Zira her birinizin bilinçsizce arzuladığı tek şey bu.
13 Nisan 2019 Cumartesi
Hepimiz oradaydık
Bu, içinden geçtikten sonra korkmanız gereken bir kapı değildir. Ta ki bu korkuya inanmadıkça. Onu var eden şey tam olarakta iç sesin sorduğu bu soruya verilen cevapta yatar. Evet derseniz onun dipsiz mahzenini gerçekten görür, attığınız her adımda belirsizliğin vermiş olduğu o büyük ızdırabı tadarsınız. Hayır derseniz bu yükten kurtulmuş olur, adımlarınızı gitmelerini istediğiniz yöne doğru atarsınız. Kulağa hoş gelişinden anladığınız üzre bu durum özgürlüğün en uç noktalarından biridir. İşin güzel tarafı şudur: bu iki seçenekten birini seçmek aynı oranda zordur. Dolayısıyla birinden birine sizi teşvik eden bir dürtüye çoğunlukla rastlanmaz.
İçinden geçtikten sonra adımınızı attığınız ilk yerde -bunu korkularınızdan arındığınızı hesap ederek söylüyorum- bir önceki adımınızdan çok daha farklı bir gerçeklikle karşılaşırsınız. Buradan anlaşılacağı üzere bu adımların devamlılığını sağlayan motivasyon budur. Birbirinden keskin hatlarla ayrılmayan fakat biriyle uzaktan yakından alakası olmayan tecrübeler bütünü. Yeniliğin vermiş olduğu o haz. Merak dürtüsündeki uyanış.
Adımların menzili tıpkı ilk kararında olduğu gibi kişiye aittir. Kişi alacağı bu kararın tamamen kendine mi özgün olduğunu sorguladığında buna kesin bir cevap bulamayacaktır. Daha sonra bu sorunun kendisinin başlı başına sonu uzaklarda olan bir yol olduğunu görünce, kişi soru sormanın lüzumlu olup olmadığını düşünür. Bununda kendi içinde bir soru olduğunu farkedince düşünme eyleminin kendisine karşı bir tiksinti duymaya başlar. Çünkü ona iyi şeyler hissettirmiyordur artık. Fakat kendini yenilemekten imtina etmeyen bir hezeyanla buraya kadar yürüdüğü yola sebebiyet veren ilk şeyin yine bir düşünceden ibaret olduğunu anımsar. Artık sorulara verilen cevaplar daima aynıdır. Korku yine hazzı tahtından etmiş, sebepler şelalesine dönüşmüştür. Haz, tıpkı batmakta olan bir imparatorluğun içerisindeki bir grup vatanseverin bütün bu imparatorluğu oluşturan ana hissiyatı saklamak ve büyütmek için gizli bir teşkilat kurması gibi tamamen yok olmamış, fakat kendi varlığını kağıt üzerinde sildirmiştir.
Bundan sonra alınması gereken tek bir karar vardır. Devam etmeye değer bir yol var mıdır? Yoksa bunca çabayı verecek olmak beyhude midir?
İçinden geçtikten sonra adımınızı attığınız ilk yerde -bunu korkularınızdan arındığınızı hesap ederek söylüyorum- bir önceki adımınızdan çok daha farklı bir gerçeklikle karşılaşırsınız. Buradan anlaşılacağı üzere bu adımların devamlılığını sağlayan motivasyon budur. Birbirinden keskin hatlarla ayrılmayan fakat biriyle uzaktan yakından alakası olmayan tecrübeler bütünü. Yeniliğin vermiş olduğu o haz. Merak dürtüsündeki uyanış.
Adımların menzili tıpkı ilk kararında olduğu gibi kişiye aittir. Kişi alacağı bu kararın tamamen kendine mi özgün olduğunu sorguladığında buna kesin bir cevap bulamayacaktır. Daha sonra bu sorunun kendisinin başlı başına sonu uzaklarda olan bir yol olduğunu görünce, kişi soru sormanın lüzumlu olup olmadığını düşünür. Bununda kendi içinde bir soru olduğunu farkedince düşünme eyleminin kendisine karşı bir tiksinti duymaya başlar. Çünkü ona iyi şeyler hissettirmiyordur artık. Fakat kendini yenilemekten imtina etmeyen bir hezeyanla buraya kadar yürüdüğü yola sebebiyet veren ilk şeyin yine bir düşünceden ibaret olduğunu anımsar. Artık sorulara verilen cevaplar daima aynıdır. Korku yine hazzı tahtından etmiş, sebepler şelalesine dönüşmüştür. Haz, tıpkı batmakta olan bir imparatorluğun içerisindeki bir grup vatanseverin bütün bu imparatorluğu oluşturan ana hissiyatı saklamak ve büyütmek için gizli bir teşkilat kurması gibi tamamen yok olmamış, fakat kendi varlığını kağıt üzerinde sildirmiştir.
Bundan sonra alınması gereken tek bir karar vardır. Devam etmeye değer bir yol var mıdır? Yoksa bunca çabayı verecek olmak beyhude midir?
13 Mart 2019 Çarşamba
Mekanik
Gün içerisinde aklımın içinden geçen düşünce sayısını ve bunların içinden düşünmeye değer olanlarını gösteren bir sayaç olsaydı bile muhtemelen onları kontrol etmeye yönelik bir çaba harcamazdım. Zira düşününce ortaya çıkıp yok olması sürecinin nasıl işlediği hakkında bir fikrim yok. Oturup bir dakikamı bilinçli geçirdiğimde bile bunların benden nasıl çıktığını anlayamıyorum. Sanki kafamın içerisinde koca bir kara delik var ve ben doğmadan önce yutmuş olduğu her şeyi istesem de istemesem de kusuyor. İçinde yaşadığım bu mükemmel mekanizmada kontrolün çok azının bende olduğunu hissedince kim olduğum sorusu şöyle dursun, var olup olmadığımı bile anlayamıyorum. Belki de bizim en büyük hatamız kendimizi bir bütünün parçası değil de bütünden ayrı bir varlık olarak görmemizdir. Gerçi bunu söyleyen ilk ben değilim. Demek ki insan denen varlık öyle ya da böyle benzer sonuçlara ulaşıyor.
Uzun zamandır bir kişiyi o kişi yapan şeyin büyük oranda alışkanları olduğuna inanıyorum. Çünkü bizler bir döngünün içerisinde yaşamayı seven yaratıklarız. Kimimiz güne sigarayla başlar, kimimiz müzikle, kimimiz sessizlikle. Ama uyandığımızda yaptığımız şeyler değişmez. Düşünce şeklimizi yıllar içerisinde çevre şekillendirmiştir. Kimisi buna az da olsa kendi yön vermiş, kimisi ise karanlıkta güneş gözlüğü takıp eline ilk gelen şeyi bohçasına atarcasına oluşturmuştur. Giydiğimiz kıyafetlerin bile kendi içerisinde görünmeyen bir düzeni vardır. Benliğimiz kendini oluşturan soyut ve somut her şeye kendinden bir parçayı zorla bulaştırarak onu "ben" zannetmemizi sağlamıştır. Gün içerisinde çoğu zaman oto pilot gezeriz. Bilinçli olarak müdahale ettiğimiz şeylerin sayısı azdır. Karşıdakinin sözüne verilen cevap, yürüdüğümüz yol, becerilerimiz, çay demleyişimiz tamamen içeride bir yerlerde kayıtlı olan bilgilerle otomatik yapılan şeylerdir. Bu durum gayet normal, insanî bir durumdur. Böyle bir mekanizma olmasaydı çoğu şeyi yaparken ilk defa yapıyor ilk defa öğreniyormuşuz gibi çaba sarfetmemiz gerekecekti. İnsanın mekanik yapısı hayatta kalmaya programlı olduğundan bu durum bize zarar verecekti. Ama biz bu işi biraz fazla abarttık. Refahın ilerlemesiyle gerek bedenimizi gerek kafamızı çok kolay besleyebilir hale geldik. Bu ilk başta kulağa hoş gelse de, bu günlere ulaşmamızı sağlayan merak dürtüsünü büyük ölçüde köreltti. Etraftaki uyaran miktarı artmaya başlayınca beyinde uyarıyı algılayıp işleyen yerler körelmeye başladı. Basit heyecanlar, insani ilişkiler, sıradan şeyler bizi kesmez oldu. Hayatımızda var ettiğimiz şeyleri de bize dürtüyü maksimum veren şeylere yönelttik haliyle. Bunu yaparken kendimizi karşımıza alıp "hop hemşerim, bu gidiş nereye?" demedik. İçimizde doymak bilmeyen bir yaratık vardı çünkü ve insan olarak bizim görevimiz ona kölelik etmek, onu daima beslemekti. Şimdi anlıyor musun bu cümleyi okurken neden hafif bir esneme geldiğini?
Yukarıda yazdığım her şey aksi iddia edilmeye açık, temelleri bir teorinin deneylendirilip ondan elde edilen sonuca değil tamamen kendi gözlemlerime dayanıyor. Ama artık çok sıkıldım bunu yazmak zorunda hissetmekten. Daha da sıkılıyorum sürekli istediklerini tüketmekten. Seni aç bıraksam ölür müyüm? Işığını söndürsem bunca yılın hatrına yanar mısın benim için?
Uzun zamandır bir kişiyi o kişi yapan şeyin büyük oranda alışkanları olduğuna inanıyorum. Çünkü bizler bir döngünün içerisinde yaşamayı seven yaratıklarız. Kimimiz güne sigarayla başlar, kimimiz müzikle, kimimiz sessizlikle. Ama uyandığımızda yaptığımız şeyler değişmez. Düşünce şeklimizi yıllar içerisinde çevre şekillendirmiştir. Kimisi buna az da olsa kendi yön vermiş, kimisi ise karanlıkta güneş gözlüğü takıp eline ilk gelen şeyi bohçasına atarcasına oluşturmuştur. Giydiğimiz kıyafetlerin bile kendi içerisinde görünmeyen bir düzeni vardır. Benliğimiz kendini oluşturan soyut ve somut her şeye kendinden bir parçayı zorla bulaştırarak onu "ben" zannetmemizi sağlamıştır. Gün içerisinde çoğu zaman oto pilot gezeriz. Bilinçli olarak müdahale ettiğimiz şeylerin sayısı azdır. Karşıdakinin sözüne verilen cevap, yürüdüğümüz yol, becerilerimiz, çay demleyişimiz tamamen içeride bir yerlerde kayıtlı olan bilgilerle otomatik yapılan şeylerdir. Bu durum gayet normal, insanî bir durumdur. Böyle bir mekanizma olmasaydı çoğu şeyi yaparken ilk defa yapıyor ilk defa öğreniyormuşuz gibi çaba sarfetmemiz gerekecekti. İnsanın mekanik yapısı hayatta kalmaya programlı olduğundan bu durum bize zarar verecekti. Ama biz bu işi biraz fazla abarttık. Refahın ilerlemesiyle gerek bedenimizi gerek kafamızı çok kolay besleyebilir hale geldik. Bu ilk başta kulağa hoş gelse de, bu günlere ulaşmamızı sağlayan merak dürtüsünü büyük ölçüde köreltti. Etraftaki uyaran miktarı artmaya başlayınca beyinde uyarıyı algılayıp işleyen yerler körelmeye başladı. Basit heyecanlar, insani ilişkiler, sıradan şeyler bizi kesmez oldu. Hayatımızda var ettiğimiz şeyleri de bize dürtüyü maksimum veren şeylere yönelttik haliyle. Bunu yaparken kendimizi karşımıza alıp "hop hemşerim, bu gidiş nereye?" demedik. İçimizde doymak bilmeyen bir yaratık vardı çünkü ve insan olarak bizim görevimiz ona kölelik etmek, onu daima beslemekti. Şimdi anlıyor musun bu cümleyi okurken neden hafif bir esneme geldiğini?
Yukarıda yazdığım her şey aksi iddia edilmeye açık, temelleri bir teorinin deneylendirilip ondan elde edilen sonuca değil tamamen kendi gözlemlerime dayanıyor. Ama artık çok sıkıldım bunu yazmak zorunda hissetmekten. Daha da sıkılıyorum sürekli istediklerini tüketmekten. Seni aç bıraksam ölür müyüm? Işığını söndürsem bunca yılın hatrına yanar mısın benim için?
10 Mart 2019 Pazar
Bir yer
Nerede olduğunu ve içerisindekilerin kimler neler olduğu hakkında bir fikrimin olmadı, fakat aklıma gelince beni içine çekmesine karşı koyamadığım bir yer var. Tanıdığım kimsenin olmadığı ve içerisinde şu anki kimliğimle bulunmadığım bir yer. Bana hissettirdiği şeyin hazzın yahut mutluluğun ötesinde olduğu, bana bağlı olduğu ipi görebildiğim fakat elimi uzatınca nereye kaybolduğunu göremediğim bir yer. İçinde olup bitenlerin dışarıdan bakan bir gözde merak uyandırmadığı, berrak ve saydam bir yer.
Bildiğim kavramlarla tanımlayamayıp, bildiğim isimler veremediğim bir yer olsa da gözümü kapattığımda görebiliyorum orayı. O kadar kuvvetli ki tüm duyularıma hükmediyor kendini göstermek istediğinde. Yaşamın can sıkıcı ve amaçsızlığını haykıran sesi kulaklarımı tırmaladığında kaçıp saklanabildiğim bir yer olarak düşünürdüm orayı eskiden, öyleydi nitekim. Sevdiğim şarkıları neden sevdiğim hakkında biraz kafa yorduğumda beni götürdükleri yerlere bakmıştım. Hepsi birbirinden güzel yerlerdi ve gerçeklikten uzak değillerdi. İçlerinde en yaşam gibi en nefes gibi olan ve bana sonsuz bir sûkunet veren yer orasıydı. Yalnızlığın ilkel güdülerimde yol açtığı terörün esamesi okunmaz, zamanın her anının sahip olduğu bir renk ve bir anlamı vardı. Maslow'un ihtiyaçlar piramidini Maslow'un götüne sokarcasına cüretkâr, yorgun bir günün ardından üstüne aldığın bir yorgan kadar sıcak bir yerdi. İçinde huysuz bacak sendromuna yakalanmış insanlar bulunmuyordu, çünkü bacakları onları gün boyunca taşımış ve yorulmuşlardı. Yorulmayanların bacakları ise ortada bir tatminsizlik ve can sıkıntısı olmadığı için sallanmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Kalkış vakti daima gün doğumuydu, çünkü zamanın her anı değerliydi. Cennet gibi bir ütopyadan uzak olduğunu bahçedeki yılan delikleri gösteriyordu. Fakat bahçe sahibinin cesaretle pompalanmış kanla dolan bileklerinin tuttuğu tırpan, yılanı ortadan ikiye bölecekti. Şehir ışıklarının kirlettiği gökyüzünde saklanan yıldızlar burada ışıklarını tüm ihtişamlarıyla yansıtmaktan çekinmiyorlardı. Varoluşlarıyla beraber içlerine yerleştirilmiş iyiliği ve kötülüğü gören insanlar kötü olan kurdu beslemekten çoğu zaman imtina ediyorlar fakat zaman zaman buna mani olamıyorlardı. Dağları sanki beş dakika daha uyku ister gibi üstlerindeki beyaz çarşafı kaldırmıyordu.
İçinde yaşadığım yerin ve hayatın griliğinden mi yoksa büyük bir özlemden mi bilmiyorum ama eskiden sadece bakıp geçtiğim bu vizyon artık bana çok olası geliyor. Olup bitenlere tahammül etmek hayli zorlaşıyor çünkü hergün bu hayatın ne kadar gerçek olduğunu daha iyi idrak ediyorum. Kendimi güzelleyip kötünün dışında tuttuğumdan değil, kötü olduğum halde sebebi ve sonucu objektif söyleyebilecek biri olduğum için canımı yakıyor bu kaçma hissi. Yalanları türlü kelime oyunlarıyla süsleyip 3 adım ötesini göremeyen yahut görmek istemeyen insanların olduğu bir yerde bundan daha normal bir şey de olamaz zannımca. Ama halen bunları klavyenin tuşlarına bir anlam oluşturacak kombinasyonlarla basıp sana söylüyorsam senin için yarının değeri dünün hayalinden daha kıymetli olmalı.
Bildiğim kavramlarla tanımlayamayıp, bildiğim isimler veremediğim bir yer olsa da gözümü kapattığımda görebiliyorum orayı. O kadar kuvvetli ki tüm duyularıma hükmediyor kendini göstermek istediğinde. Yaşamın can sıkıcı ve amaçsızlığını haykıran sesi kulaklarımı tırmaladığında kaçıp saklanabildiğim bir yer olarak düşünürdüm orayı eskiden, öyleydi nitekim. Sevdiğim şarkıları neden sevdiğim hakkında biraz kafa yorduğumda beni götürdükleri yerlere bakmıştım. Hepsi birbirinden güzel yerlerdi ve gerçeklikten uzak değillerdi. İçlerinde en yaşam gibi en nefes gibi olan ve bana sonsuz bir sûkunet veren yer orasıydı. Yalnızlığın ilkel güdülerimde yol açtığı terörün esamesi okunmaz, zamanın her anının sahip olduğu bir renk ve bir anlamı vardı. Maslow'un ihtiyaçlar piramidini Maslow'un götüne sokarcasına cüretkâr, yorgun bir günün ardından üstüne aldığın bir yorgan kadar sıcak bir yerdi. İçinde huysuz bacak sendromuna yakalanmış insanlar bulunmuyordu, çünkü bacakları onları gün boyunca taşımış ve yorulmuşlardı. Yorulmayanların bacakları ise ortada bir tatminsizlik ve can sıkıntısı olmadığı için sallanmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Kalkış vakti daima gün doğumuydu, çünkü zamanın her anı değerliydi. Cennet gibi bir ütopyadan uzak olduğunu bahçedeki yılan delikleri gösteriyordu. Fakat bahçe sahibinin cesaretle pompalanmış kanla dolan bileklerinin tuttuğu tırpan, yılanı ortadan ikiye bölecekti. Şehir ışıklarının kirlettiği gökyüzünde saklanan yıldızlar burada ışıklarını tüm ihtişamlarıyla yansıtmaktan çekinmiyorlardı. Varoluşlarıyla beraber içlerine yerleştirilmiş iyiliği ve kötülüğü gören insanlar kötü olan kurdu beslemekten çoğu zaman imtina ediyorlar fakat zaman zaman buna mani olamıyorlardı. Dağları sanki beş dakika daha uyku ister gibi üstlerindeki beyaz çarşafı kaldırmıyordu.
İçinde yaşadığım yerin ve hayatın griliğinden mi yoksa büyük bir özlemden mi bilmiyorum ama eskiden sadece bakıp geçtiğim bu vizyon artık bana çok olası geliyor. Olup bitenlere tahammül etmek hayli zorlaşıyor çünkü hergün bu hayatın ne kadar gerçek olduğunu daha iyi idrak ediyorum. Kendimi güzelleyip kötünün dışında tuttuğumdan değil, kötü olduğum halde sebebi ve sonucu objektif söyleyebilecek biri olduğum için canımı yakıyor bu kaçma hissi. Yalanları türlü kelime oyunlarıyla süsleyip 3 adım ötesini göremeyen yahut görmek istemeyen insanların olduğu bir yerde bundan daha normal bir şey de olamaz zannımca. Ama halen bunları klavyenin tuşlarına bir anlam oluşturacak kombinasyonlarla basıp sana söylüyorsam senin için yarının değeri dünün hayalinden daha kıymetli olmalı.
3 Şubat 2019 Pazar
Unutma beni
Kör olmaktan kaçınmıyorcasına sabah uyanır uyanmaz susturuyorum aklımı. Rutinim harici bir yaşantının esamesi bile bünyemde derin korku uyandırıyorken bu kadar sıradan bir duruma bile tahammül edemiyor olmam kendi üzerimdeki tasarrufum hakkında şüpheye düşürüyor beni. Hiç ölmeyecekmiş veya elindeki zaman hiç tükenmiyormuş gibi yaşayan bir insandan bu hayatta nerede olması beklenir? Hele ki bu insan kendini idame ettirecek kadar bile mal varlığı olmayan biriyse.
Elimi uzattığımda uzanabileceğim kadar uzakların var olduğunu bilerek yaşamaktır beni hala nefes almaya zorlayan. Ama en ufak şeyin dahi bedelsiz olmadığı bu dünyada bu denli muazzam bir mülkü öylesine elde edebilme fikri fazlasıyla yersiz. Korkakların yaşadığı bir çöplükte kendime ufak bir yer edinip ahkâm kesiyorum bana kalırsa. Evet tek yaptığım bu. Kendimden başka düşmanım da yok dostum da yok. Eminim senin için de durum aslında böyledir. Fakat kendinden başka her şeye fazlaca anlam yükleyen biri olduğun için farkında değilsindir bunun. Ama yine de benden iyisin bence. En azından aynaya bakma amacın sadece görünüşündeki kusurları gidermektir. Dünyaya ters yerinden baktığımı hissediyorum bazen. Durum bu olunca aynaya sarılıyorum. Orada gördüğüm yansımada her şey olması gerektiği gibi duruyor. Çoğunlukla usanıyorum kendimden. Artık eskisi kadar korkmuyorum da bu bedeni terketmekten nedense. Merak etme bu durum beni bir şeyleri sonlandırma konusunda cesaretlendirmiyor. Korkularım azaldıkça benliğimin daha çok söz sahibi olduğunu farkettim ve halen tatmak istediğim şeyler var. Bir yanım çok seviyor bu hayatı. Hatta o kadar seviyor ki hiç yaşamadığım fakat paralel bir evrende yaşama ihtimalimin bulunduğu bir hayatı gerçekmişcesine kurguluyor. İçine gerçek hayattan halen hayatta olan fakat kim olduğunu bilmediği ve tanımadığı kişiler koyuyor. Gerçek bir şehrin gerçek sokaklarında muhtemel durumları simüle edip baş rolüne beni koyuyor. Hiç olmadığım bir kişiyi oynamaktan çekinmiyorum nedense. Onun yazdığı her senaryoyu elimden geldiğince kusursuz oynamaktan imtina etmiyorum. Şu an bu satırları yazmama sebep olan bedenim gerçek tepkiler veriyor bu filmden kesitlere. Oradaki oyuncu üzülünce üzülüyor, gülünce coşuyor, öfkelenince böbrek üstü bezlere kırbaç şaklatıyor. Gerçek hayattan bağımsız, olağanüstü bir durumu reddediyor bu senaryoyu kurgulayan kişi. Uçanlar kaçanlar, görünmez olanlar, ışınlanabilenler, dört kolu olanlar falan yok. Sahip olduğu verileri mümkün olduğunca gerçeğe uygun düzenliyor. Yani sözün özü bu muhtemel yaşantının gerçekle olan farkı bir şeylerin var olamaması değil, olmaması. Mümkün bir hayatın izlerini taşıyor içerisinde.
Yine de sen sen ol sabah uyandığında açtığın gözünü kapama bir daha. Güvenme kendinden başka kimseye. Binbir zahmetle bazen ise kötü neticelerle elde ettiğin gerçeklere ihanet etme. Yalanlar söylemekten vazgeç kendine. Terör estirme kafanın içerisinde. Çünkü bugün belki de gördüğün son gün batımıydı. Yarını görebilmen için dua etmekten başka bir seçeneğin ise mevcut değil. Zamanın kıyısında yaşayan savaşçılar böyle buyurmuşlardı atları üzerinde bitkin düşmüş bir halde.
Elimi uzattığımda uzanabileceğim kadar uzakların var olduğunu bilerek yaşamaktır beni hala nefes almaya zorlayan. Ama en ufak şeyin dahi bedelsiz olmadığı bu dünyada bu denli muazzam bir mülkü öylesine elde edebilme fikri fazlasıyla yersiz. Korkakların yaşadığı bir çöplükte kendime ufak bir yer edinip ahkâm kesiyorum bana kalırsa. Evet tek yaptığım bu. Kendimden başka düşmanım da yok dostum da yok. Eminim senin için de durum aslında böyledir. Fakat kendinden başka her şeye fazlaca anlam yükleyen biri olduğun için farkında değilsindir bunun. Ama yine de benden iyisin bence. En azından aynaya bakma amacın sadece görünüşündeki kusurları gidermektir. Dünyaya ters yerinden baktığımı hissediyorum bazen. Durum bu olunca aynaya sarılıyorum. Orada gördüğüm yansımada her şey olması gerektiği gibi duruyor. Çoğunlukla usanıyorum kendimden. Artık eskisi kadar korkmuyorum da bu bedeni terketmekten nedense. Merak etme bu durum beni bir şeyleri sonlandırma konusunda cesaretlendirmiyor. Korkularım azaldıkça benliğimin daha çok söz sahibi olduğunu farkettim ve halen tatmak istediğim şeyler var. Bir yanım çok seviyor bu hayatı. Hatta o kadar seviyor ki hiç yaşamadığım fakat paralel bir evrende yaşama ihtimalimin bulunduğu bir hayatı gerçekmişcesine kurguluyor. İçine gerçek hayattan halen hayatta olan fakat kim olduğunu bilmediği ve tanımadığı kişiler koyuyor. Gerçek bir şehrin gerçek sokaklarında muhtemel durumları simüle edip baş rolüne beni koyuyor. Hiç olmadığım bir kişiyi oynamaktan çekinmiyorum nedense. Onun yazdığı her senaryoyu elimden geldiğince kusursuz oynamaktan imtina etmiyorum. Şu an bu satırları yazmama sebep olan bedenim gerçek tepkiler veriyor bu filmden kesitlere. Oradaki oyuncu üzülünce üzülüyor, gülünce coşuyor, öfkelenince böbrek üstü bezlere kırbaç şaklatıyor. Gerçek hayattan bağımsız, olağanüstü bir durumu reddediyor bu senaryoyu kurgulayan kişi. Uçanlar kaçanlar, görünmez olanlar, ışınlanabilenler, dört kolu olanlar falan yok. Sahip olduğu verileri mümkün olduğunca gerçeğe uygun düzenliyor. Yani sözün özü bu muhtemel yaşantının gerçekle olan farkı bir şeylerin var olamaması değil, olmaması. Mümkün bir hayatın izlerini taşıyor içerisinde.
Yine de sen sen ol sabah uyandığında açtığın gözünü kapama bir daha. Güvenme kendinden başka kimseye. Binbir zahmetle bazen ise kötü neticelerle elde ettiğin gerçeklere ihanet etme. Yalanlar söylemekten vazgeç kendine. Terör estirme kafanın içerisinde. Çünkü bugün belki de gördüğün son gün batımıydı. Yarını görebilmen için dua etmekten başka bir seçeneğin ise mevcut değil. Zamanın kıyısında yaşayan savaşçılar böyle buyurmuşlardı atları üzerinde bitkin düşmüş bir halde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)