23 Eylül 2019 Pazartesi

Duvarların yankı yapmama sorunsalı

 Şunu iyi idrak ettim ki zamanda bir yerlerde ne kadar güzel olduğunu bana anlatmaya çalışan bir sesi dinleyip ona ulaşamayacağını bilmenin verdiği ızdırapla debelenip durmak yerine asıl yapılması gereken başka şeylerden bahseden sesleri meydana getirecek çabayı sarfetmek. Çünkü hayat sadece tek bir sesi kovalayamayacağımız kadar güzel ve karışık, ama her birinin hissettirdikleri kadar da basit. Basit çünkü bir şeylerin başlangıcı ve bitişi üzerinde hüküm sahibi değiliz. Karışık çünkü ne zaman yeni bir kapıdan içeriye girsek attığımız her adım binlerce farklı olasılığa kapı açıyor. Ama o kadar yalnızım ki gittiğim yollarda güzelin veya kötünün en ufak parçasını bile paylaşabileceğim birisi olmayacak. Farklı kompozisyonlarda seni var ettiğim mekanlarda hayalin bile beni terk edecek. Otomatik bir reddedişle bunu kendimin seçtiğine ve huzurun bunda olduğuna ikna olmaya çalışsam da kendimi, seni özlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu çok garip bir yazı oldu. Başında dermanını verip sonunda derdine yandığım.

Özet: Azer Bülbül is not dead. God just asked for arabesk lessons. 


 

15 Eylül 2019 Pazar

Efes Pastörsüz

 Yazdıklarımın onu okuyan kişide güzel bir his uyandırmasını içten içe çok arzuladığımdan dolayı yazmak gibi çok basit ve çok hoş bir şeyi bile isteye terk ediyorum çoğu zaman. Halbuki bu hissin geldiği yerde başka bir ses bu cümleleri benden başka birisinin okumasının çok olası olmadığını, okusalar bile bunun bir ehemmiyetinin olmadığını bana telkin ediyor. Bu ikilem arasında kalmak, herhangi bir ikilemde kalmak en kötü fikirden bile daha kötü. Çünkü biz yaşama programlı yaratıklarız. Aklımızdakileri hayata dökmek için varız. Mükemmelliyetçililik yok saymamız gereken bir mevhumdur. İçerisinde kibir barındırır. Kibir bazı noktalarda insana fayda sağlasa bile çoğunlukla kişiyi nihayetinde felakete sürükler. Bu gibi sıfatlara sahip kişiler hayatları süresince "Bu adam bile bunu yaptıysa..." gibi cümleler kurar ve buna rağmen o adam kadar "bile" olamazlar. İçten içe tanrıya meydan okurlar adeta. Üç günlük dünyada üç kuruşluk canlarıyla hatrı sayılır bir şey ortaya koyamadan çekip giderler. Bu yüzden kavgalıyım kendimle uzun zamandır. Ne zaman derin bir nefes alıp artık başlıyor olduğumu kendime ilan etsem önüme iki şeytan çıkıyor. Birincisi en iyiyi yapmadıkça çabalamanın lüzumsuz olduğunu diğeri ise genel olarak çabalamanın lüzumsuz olduğunu söylüyor. Sanırım büyük işler başaran insanlar başardıkları işlerin haricinde kendileriyle de mücadele ettikleri için takdiri hak ediyorlar. Hayır hayır, bu dünyada takdiri hak eden birileri varsa onlar ancak kendilerini oldukları gibi kabul edip başka kalıba sokmaktan imtina duyanlar olabilir. 21.yy'ın hastalığı sosyal kaygılardan başkası olamaz. Asansörde karşılaştığımız kişiye merhaba demek yerine "bu saç sence bana yakışıyor mu" diyemiyorsak, yolda ağlayan birini görünce tek yumruk olup ona yardım etmek yerine ateş düştüğü yeri yakar diyorsak, duyarlı olmayı duyar kasmaya tercih ediyorsak yanlışı bilerek tercih ediyoruz demektir. Bu durumda birinin bize kendi düşen ağlamaz demesi bizim için bir sorun oluşturmamalı. Ne de olsa hepimiz güvende olduğumuz kadar cesur, mağdur olduğumuz kadar insanız. 

Özet: We're time captains, we are time captains, we write the astral records of history.


11 Eylül 2019 Çarşamba

fsoc.exe

 Sizinle konuşmayı, iletişim halinde olmayı reddediyorum. Çünkü muhabbete ne kadar samimi başlasak bile işin sonu yine sadece kendiniz için gerçek olmasını dilediğiniz doğruları canpare savunmaya, bunun aksini iddia edenlerin söylediklerini gerçekten dinleyip tartmak yerine bu sözlerin sahibini bir kalıba sokup onunla çatışmaya dönüyor. Ben sadece iki insan gibi konuşmak istiyorum. Ama siz, her kesimden olan siz, adalet eşitlik sevgi saygı gibi kavramları dilinizden düşürmediğiniz halde bunları sadece kendi nefretinize paravan ediyor, bunlar üzerinden birilerine öfke kusuyorsunuz. Yaptığınız şey bundan fazlası değil. Sizinle yaşamayı reddediyorum çünkü eskaza misafir olduğum bir insanın bir noktadan sonra beni "onlardan" ilan etmesinden korkuyorum. Evet bundan gerçekten korkuyorum. Çünkü sizin bu vahşi tavrınız beni size benzetmeye başlıyor. Oysa sizin gibi olmak istemiyorum. Sürekli birilerini yaftalamak, gerçeklerden kaçıp tozpembe bir dünyada yaşamak, birilerine öfke kusmak istemiyorum. Yüzüne bakıp adam gibi konuşabileceğim, güzel şeyler paylaşabileceğim insanlar yok artık. Herkes öfke dolu. Doğruya doğru deme huyumdan vazgeçmediğim için her kesimden insan tarafından linç edilme potansiyeline sahibim. Size kızgınım beni buraya ittiğiniz için. Size bakınca tiksinmeyi hiç istemezdim. Tek başıma bir adam olmak istemezdim. Sadece bunca gürültünün patırtının arasında bir bankta çekirdek çitleyip kola içerken günbatımını izlemekten aldığım tadı sizle de paylaşmak istedim. Ama sizin gözünüz günbatımının önündeki koca koca binaların önünde yürüyen kalabalığın üstündeydi, onların başına bir şey gelse de yok olsa istiyordunuz. Savaşlarınıza dahil olmadığım için beni apolitik ilan ediyordunuz oysa sizin politikanız kendinizden olmayanı ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi. İnsanları samimiyetsizlik ve dürüst olmamakla suçlarken yerde yatan kadının bedeninden yaptığınız öfke seansları sizin için fazla samimiydi. Tebrik ederim hepiniz çok muazzam sosyal adalet savaşçısı, cengâver, mücahitsiniz. Umarım hepiniz kıymetsiz tavırlarınız sonucu yoldaşlarınız, dindaşlarınız, parçası olduğunuz topluluklar tarafından yüceltilirsiniz de kıymetsiz hayatınızın bir an dahi olsa anlam kazandığını hissedersiniz. Zira her birinizin bilinçsizce arzuladığı tek şey bu.