Gün içerisinde aklımın içinden geçen düşünce sayısını ve bunların içinden düşünmeye değer olanlarını gösteren bir sayaç olsaydı bile muhtemelen onları kontrol etmeye yönelik bir çaba harcamazdım. Zira düşününce ortaya çıkıp yok olması sürecinin nasıl işlediği hakkında bir fikrim yok. Oturup bir dakikamı bilinçli geçirdiğimde bile bunların benden nasıl çıktığını anlayamıyorum. Sanki kafamın içerisinde koca bir kara delik var ve ben doğmadan önce yutmuş olduğu her şeyi istesem de istemesem de kusuyor. İçinde yaşadığım bu mükemmel mekanizmada kontrolün çok azının bende olduğunu hissedince kim olduğum sorusu şöyle dursun, var olup olmadığımı bile anlayamıyorum. Belki de bizim en büyük hatamız kendimizi bir bütünün parçası değil de bütünden ayrı bir varlık olarak görmemizdir. Gerçi bunu söyleyen ilk ben değilim. Demek ki insan denen varlık öyle ya da böyle benzer sonuçlara ulaşıyor.
Uzun zamandır bir kişiyi o kişi yapan şeyin büyük oranda alışkanları olduğuna inanıyorum. Çünkü bizler bir döngünün içerisinde yaşamayı seven yaratıklarız. Kimimiz güne sigarayla başlar, kimimiz müzikle, kimimiz sessizlikle. Ama uyandığımızda yaptığımız şeyler değişmez. Düşünce şeklimizi yıllar içerisinde çevre şekillendirmiştir. Kimisi buna az da olsa kendi yön vermiş, kimisi ise karanlıkta güneş gözlüğü takıp eline ilk gelen şeyi bohçasına atarcasına oluşturmuştur. Giydiğimiz kıyafetlerin bile kendi içerisinde görünmeyen bir düzeni vardır. Benliğimiz kendini oluşturan soyut ve somut her şeye kendinden bir parçayı zorla bulaştırarak onu "ben" zannetmemizi sağlamıştır. Gün içerisinde çoğu zaman oto pilot gezeriz. Bilinçli olarak müdahale ettiğimiz şeylerin sayısı azdır. Karşıdakinin sözüne verilen cevap, yürüdüğümüz yol, becerilerimiz, çay demleyişimiz tamamen içeride bir yerlerde kayıtlı olan bilgilerle otomatik yapılan şeylerdir. Bu durum gayet normal, insanî bir durumdur. Böyle bir mekanizma olmasaydı çoğu şeyi yaparken ilk defa yapıyor ilk defa öğreniyormuşuz gibi çaba sarfetmemiz gerekecekti. İnsanın mekanik yapısı hayatta kalmaya programlı olduğundan bu durum bize zarar verecekti. Ama biz bu işi biraz fazla abarttık. Refahın ilerlemesiyle gerek bedenimizi gerek kafamızı çok kolay besleyebilir hale geldik. Bu ilk başta kulağa hoş gelse de, bu günlere ulaşmamızı sağlayan merak dürtüsünü büyük ölçüde köreltti. Etraftaki uyaran miktarı artmaya başlayınca beyinde uyarıyı algılayıp işleyen yerler körelmeye başladı. Basit heyecanlar, insani ilişkiler, sıradan şeyler bizi kesmez oldu. Hayatımızda var ettiğimiz şeyleri de bize dürtüyü maksimum veren şeylere yönelttik haliyle. Bunu yaparken kendimizi karşımıza alıp "hop hemşerim, bu gidiş nereye?" demedik. İçimizde doymak bilmeyen bir yaratık vardı çünkü ve insan olarak bizim görevimiz ona kölelik etmek, onu daima beslemekti. Şimdi anlıyor musun bu cümleyi okurken neden hafif bir esneme geldiğini?
Yukarıda yazdığım her şey aksi iddia edilmeye açık, temelleri bir teorinin deneylendirilip ondan elde edilen sonuca değil tamamen kendi gözlemlerime dayanıyor. Ama artık çok sıkıldım bunu yazmak zorunda hissetmekten. Daha da sıkılıyorum sürekli istediklerini tüketmekten. Seni aç bıraksam ölür müyüm? Işığını söndürsem bunca yılın hatrına yanar mısın benim için?
Nerede olduğunu ve içerisindekilerin kimler neler olduğu hakkında bir fikrimin olmadı, fakat aklıma gelince beni içine çekmesine karşı koyamadığım bir yer var. Tanıdığım kimsenin olmadığı ve içerisinde şu anki kimliğimle bulunmadığım bir yer. Bana hissettirdiği şeyin hazzın yahut mutluluğun ötesinde olduğu, bana bağlı olduğu ipi görebildiğim fakat elimi uzatınca nereye kaybolduğunu göremediğim bir yer. İçinde olup bitenlerin dışarıdan bakan bir gözde merak uyandırmadığı, berrak ve saydam bir yer.
Bildiğim kavramlarla tanımlayamayıp, bildiğim isimler veremediğim bir yer olsa da gözümü kapattığımda görebiliyorum orayı. O kadar kuvvetli ki tüm duyularıma hükmediyor kendini göstermek istediğinde. Yaşamın can sıkıcı ve amaçsızlığını haykıran sesi kulaklarımı tırmaladığında kaçıp saklanabildiğim bir yer olarak düşünürdüm orayı eskiden, öyleydi nitekim. Sevdiğim şarkıları neden sevdiğim hakkında biraz kafa yorduğumda beni götürdükleri yerlere bakmıştım. Hepsi birbirinden güzel yerlerdi ve gerçeklikten uzak değillerdi. İçlerinde en yaşam gibi en nefes gibi olan ve bana sonsuz bir sûkunet veren yer orasıydı. Yalnızlığın ilkel güdülerimde yol açtığı terörün esamesi okunmaz, zamanın her anının sahip olduğu bir renk ve bir anlamı vardı. Maslow'un ihtiyaçlar piramidini Maslow'un götüne sokarcasına cüretkâr, yorgun bir günün ardından üstüne aldığın bir yorgan kadar sıcak bir yerdi. İçinde huysuz bacak sendromuna yakalanmış insanlar bulunmuyordu, çünkü bacakları onları gün boyunca taşımış ve yorulmuşlardı. Yorulmayanların bacakları ise ortada bir tatminsizlik ve can sıkıntısı olmadığı için sallanmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Kalkış vakti daima gün doğumuydu, çünkü zamanın her anı değerliydi. Cennet gibi bir ütopyadan uzak olduğunu bahçedeki yılan delikleri gösteriyordu. Fakat bahçe sahibinin cesaretle pompalanmış kanla dolan bileklerinin tuttuğu tırpan, yılanı ortadan ikiye bölecekti. Şehir ışıklarının kirlettiği gökyüzünde saklanan yıldızlar burada ışıklarını tüm ihtişamlarıyla yansıtmaktan çekinmiyorlardı. Varoluşlarıyla beraber içlerine yerleştirilmiş iyiliği ve kötülüğü gören insanlar kötü olan kurdu beslemekten çoğu zaman imtina ediyorlar fakat zaman zaman buna mani olamıyorlardı. Dağları sanki beş dakika daha uyku ister gibi üstlerindeki beyaz çarşafı kaldırmıyordu.
İçinde yaşadığım yerin ve hayatın griliğinden mi yoksa büyük bir özlemden mi bilmiyorum ama eskiden sadece bakıp geçtiğim bu vizyon artık bana çok olası geliyor. Olup bitenlere tahammül etmek hayli zorlaşıyor çünkü hergün bu hayatın ne kadar gerçek olduğunu daha iyi idrak ediyorum. Kendimi güzelleyip kötünün dışında tuttuğumdan değil, kötü olduğum halde sebebi ve sonucu objektif söyleyebilecek biri olduğum için canımı yakıyor bu kaçma hissi. Yalanları türlü kelime oyunlarıyla süsleyip 3 adım ötesini göremeyen yahut görmek istemeyen insanların olduğu bir yerde bundan daha normal bir şey de olamaz zannımca. Ama halen bunları klavyenin tuşlarına bir anlam oluşturacak kombinasyonlarla basıp sana söylüyorsam senin için yarının değeri dünün hayalinden daha kıymetli olmalı.