28 Şubat 2026 Cumartesi

Ben saksıyım

  Cidden çok sıkıldım artık. Eskiden hep geleceğe yönelik kısa vadeli ufak tefek hedeflerim olurdu, mesaimi oraya harcama düşüncesi bile beni heyecanlandırıyordu. Artık öyle bir heyecan filan hissetmiyorum. Oturup da iki laf edebildiğim kimse yok etrafımda artık. Ekseriyetinin evinde beraber çay içebildiği (ve daha başka işteş fiilleri icra edebildiği) biri var. Bu günlerin geleceğini biliyordum. Zamanında, nereye hatırlamıyorum, "to be able to enjoy your own company is heaven on earth my dear" diye bir şey yazmıştım. Ara sıra da olsa o yoldaşlık hissine özlem duymadan kendimce yol almanın tadı uğruyordu damağıma. Uzun zamandır ziyaret etmiyor beni o tat. Neye benzediğini bile çok çok az anımsıyorum, adeta soluk bir çocukluk hatırası gibi. Üzerinden o kadar zaman geçmiş ki orada canlı kalabilmek için hayal gücünün yardımına ihtiyaç duyuyor artık ve aslî muhteviyatını yitiriyor. 

 Ben kaç senedir kendimle barışamadım, olmuyor. Artık tahammül edemiyorum gerçekten kendime. Aynada kendimle karşılaşınca aynayı kırasım geliyor. Anonimliğin anası sikildiğinden beri her adımımız izlendiğinden ıstağramda filan keşfette psikologlar çıkıyor hep. Salak suluk şeyler anlatıyorlar. Denk geldikçe "senin ölmüşlerini sikeyim" diyorum. Bilhassa nisa taifesi çok seviyor böyle olumlama işlerini. Kendilerini kandırma hususunda cidden çok iyiler. Ben değilim. Bu blog kendimle olan tek bağlantım sanırım. Bir yaz günü incici panpalarımla sabaha kadar lafladığımız günlerin ardından evimi ilk defa uzun süreli terk edip gittiğim soğuk şehirde buraya yazı yazmaya başlamışım. O günlerin ardından kim olduğum sorusuna verdiğim cevapta devasa bir değişiklik yok. Yalnızca zamanın, doğal olarak, getirdiği bazı farklılıklar var hepsi bu. 

 Yanına kendi irademle gelsem beni yakarsın diye köpek gibi korkuyorum, yoksa durmak istemem galiba buralarda artık çok fazla. Beni affet. Çok yücesin beni affet.



"Your favorite slave..."

6 Aralık 2023 Çarşamba

Ich höre dich nicht rufen Marian

 Zamansızlık hissini kaybetmek çok korkunç. Şahit olduğumuz, deneyimlediğimiz her şeyin adeta ilelebet var olacakmış gibi orada olması illüzyonu bir kez ortadan kaybolunca bir daha geri gelmiyor. Bunun güzel bir tarafı var ama: faniliğini daha iyi idrak ediyor insan. İlelebet yaşayacakmış gibi değil de bir gün öleceğinin bilincinde yaşayan her insan haddini yavaş yavaş bilmeye başlıyor. Ben de o insanlardan birisi oldum. Hayatımın son altı senesi çok verimsiz, çok berbat, şu an kafamı çevirip bakınca pişman olduğum binlerce şeyle dolu olarak geçti. Benim gibi içinde bir yerlerde asla tatmin edilmemiş bazı istekleri olup ömrü billah bunları aramakla mesai harcayan geri zekalıların akıbeti üç aşağı beş yukarı budur zaten. 

Günün sonunda teselli bulabildiğim bir kaç şey var ama halen. Bunlardan birisi taa çocukluğumdan beri içimden bir türlü atamadığım insanla son bir kez daha karşılaşıp, bir el daha oyun oynamamız, yaklaşık 3.5 aylık bu hengâmenin ardından benim onun esasen ne denli karaktersiz olduğunu tekrar idrak edip 8 yıldır kendi içimde onu aklama ve masumlaştırma çabamdan vazgeçmem, ona olan özlemimin bende bir çeşit hafıza kaybı ve delüzyona sebebiyet vermesi sonucunda onunla alakasız adeta azize kıvamında bir kurgusal karakter yaratmış olduğum gerçekliğiyle yüzleşmem ve gerçeğin yüzüme olağan gücüyle çarpılması... Kendimce kazanç gördüğüm basit şeyler işte bunlar. 

Şimdi zaman çok ilerlemiş, ben bunu az önce pencereden dışarı bakarken fark ettim. Yağmur yağıyor bugün, kapkaranlık bir hava var dışarıda. Benim nöronlar böyle ortamlarda aktive oluyorlar biliyorsun. Biliyorsun değil mi? Biliyor olman gerek. En az bir kişinin bu bilgiye sahip olması lazım. Yirmi dokuz yaşına gelmişim. Yirmi dokuz senenin ilk on senesini mazur görürsek geriye kalan on dokuz senede hiçbir halta derman olmamanın getirdiği o değersizlik ve lüzumsuzluk hissini her zerremde yaşıyorum. Fakat güzel bir haberim var, artık kendime sözler falan vermiyorum, bir gecede değişen hayatlara inanmıyorum, geçici bir motivasyon ile inanç arasındaki farkı da biliyorum.


Ben biraz ahmak olduğum için çok geç fark ettim her şeyi. Bazı insanlar var mesela çok akıllı, benden sekiz sene önce çakmış meseleyi tamamen. Negzel.

25 Kasım 2020 Çarşamba

Batıl inanç

  Eskiden sokakta yürürken her köşe başında seninle karşılaşacağımı zannederdim. Çünkü hakkında hiçbir güncel bilgiye sahip olmayışım her ihtimalin eşit derecede mümkün olduğunu düşündürürdü bana. Sen orada da olabilirdin, hiç bilmediğim bir yerde de olabilirdin, hatta dünyamızdan çok uzakta bile olabilirdin. Müsebbibinin sen mi yoksa başka bir şey mi olduğunu bilmediğim bazı batıl inançlarım var. Gerçi batıl mı hak mı ondan bile emin değilim. Mesela bunlardan birine göre biz zamanın bir yerinde donmuş kalmışız. Bizi biz yapan tüm etkenler o anda mevcutmuş. Ve o an ikimizin de içinde, derinlerde bir yerlerde cılız bir ateş gibi hep yanmaya devam ediyormuş. Dolayısıyla zaman her şeyi değişmeye zorlasa ve bunda muvaffak olsa bile biz adeta ona meydan okurcasına hep o an içerisinde el ele tutuşurken bize kendisi hakkında bilgi veren tek alet olan saate bakıyormuşuz. Ama bütün bunlardan bihaber, sadece tenefüste aldığımız karamelli çikolatayı beraber yiyebilmek adına dersin bitimine kaç dakika kaldığını görebilmek için. 

 Bu satırları yazarken arkamdan gizli gizli beni izleyip son derece rasyonel yorumlar yapmaya çalışarak beni bu düşüncelerden uzaklaştırmaya çalıştığının farkındayım. Senin bu tavrın ile otobüsteki tehlike yüzünden camı çekiçle kıran insanın o canhıraş tavrı arasında çok bir fark var gibi durmuyor. İkiniz de mevcut olan ilk çıkış yolunu kullanıp oradan kaçmaya çalışıyorsunuz. Merak etme bu sefer seni bu kaçıştan vazgeçirmeye çalışmayacağım. Çünkü farkettim ki ne yaparsak yapalım zaten hep yalnız ölüyoruz.


1 Mayıs 2020 Cuma

Lanet olsun dostum hava yine yağmurlu

 Hava gri yine bugün. Yaz mevsiminin insanı bunaltıp artık zihinsel hiçbir aktiviteye meyledemeyecek bir hale getiren sarı sıcağı yok henüz. Bir de dışarıda gün ışığı olmamasının benim üzerimde farklı bir etkisi daha var. Evin içine kapanmışken insanın düşünce yolu ile kafasında yaptığı yolculuklara daha elverişli olmamı sağlıyor. Küçükken de böyleydim ben. Buna ilk sebebiyet veren şeyi hatırlamıyorum ama soba ile ısınan evimizin 55 ekran tüplü televizyonunda, yine böyle gri bir gökyüzü yukarıdayken bir şarkı çalıyordu. O an duyduğum huzur o anın sadece ufak bir parçasıydı. Şarkının klibini izlerken kafamda çoktan yola çıkmış, bulunduğum ortamı terketmiştim. Bunun hazzını hiç unutmadığım için sanırım o anki şartları sağlayan şeylere büyük bir sevgi besliyorum. Oysa yaz mevsimi öyle mi? Terlemek için hareket etmenize, merdivenden yukarı yük taşımanıza gerek yok. Ter kokunuzu duyduktan sonra kendinden geçen sivrisineklere karşı uygulamaya koyacağınız sistematik bir katliam planınız yoksa işiniz zor. Sıcağa ve ona sebebiyet veren veya vermiş olması muhtemel her şeye küfretmekten dolayı yaptığınız işin verimsiz olmasına değinmiyorum bile. 

 Bu gri havalarda sizi kendi kabilelerinden "onlardan" olmadığınız gerekçesiyle kovanlara karşı yöneldiğiniz benliğinizin kapısından girdiğinizde kocaman bir dünya ile karşılaşma ihtimaliniz artıyor. İnsani ilişkilerin cıvıklığının artık anlamını tamamen değiştirdiği bir takım kavramların özleri ile içli dışlı olduğunuzda, kendinize ve dünyaya artık daha objektif bakabiliyorsunuz. Bu kabullenme sizi gerçeklerin acı olan kısımlarından zedelenme imkanı olmayan birine dönüştürebiliyor. Bu gri havalarda solan renkler size bir gün bütün renklerinizin solacağını ve nereye gitti meçhul bir karanlığa düşeceğinizi hatırlatırken, serin havada iyi gittiğini düşündüğünüz çayın sıcaklığı hâlâ hayatta olduğunuzu ve görülecek başka renklerin halen mevcut olduğunu hatırlatabiliyor. Yok olup gidecek bir canlı olmayı kendilerine yediremeyecek kadar kibre bulanmış ama dışarıya münzevi görünen paranoyak sofuların karanlık dünyasını daha rahat görmenize sebep olabiliyor bu gri havalar. 

 Yanımda oluşunun ilk defa bende büyük heyecan yarattığı zamanlardı bu gri havalar. Karamelli çikolatadan kalorisi yüksek diye uzak durmak yerine bölüşüp yediğimiz günlerdi. Birbirimiz aracılığıyla kendimize ve etrafa dair farklı şeyler keşfettiğimiz zamanlardı. Şu an ise bir zamanlar yaşadığımız o güzel şeyleri bizim yerimize yaşaması için kafamda başka varlıklar yaratıyorum hep. Onlara güç veren şey zamanın bir yerinde halen devam eden bazı hayatlar iken, motorlarını ateşleyen şey ise gerek sevdiğim bir dostumun bana önerdiği gerek kendimin keşfettiği nağmeler oluyor.


 

27 Aralık 2019 Cuma

Still surrendered to decadence

  Merhaba, yine ben. 6 sene 3 gün oluyor senin bende kalan son parçanı da geri gelmemek üzere tarihin belirsiz bir yerine yollayışımın ufak bir manifestosunu yazalı. Ama itiraf ediyorum her gece zihnimin içinde, zaman ve mekan kavramının olmadığı bir yerde, seninle yaşadığım güzel bir anıyı koltuğunda kendinden geçmiş bir madde bağımlısı gibi sürekli tekrar butonuna basarak oynatıyorum. Ama gariptir ki yılın muhtelif günlerinde özellikle gündüz vakti aklıma uğradığında bu duruma her yanı uyuşturulmuş birisi gibi tepki veriyorum. Fiziken bana çok uzak bir yerde değilsin. Benim için halen sokaktaki herhangi bir insan da değilsin. Herhangi bir insanın ölüyor olduğu bir sahneyi gözümde canlandırdığımda çok üzülmüyorum. Ama sana yönelik bir tehditin olduğu bir anı aklıma getirme fikri dahi beni ürkütüyor. Bu da şu anlama geliyor; seni herhangi bir ölçüm aracıyla belirlenemeyecek kadar çok seven o insanı her ne kadar uyuşturup ellerini, kollarını bağlayıp ağzını kapatsam da o bu güne kadar bir şekilde hayatta kalmayı başarmış. Belki de sahip olduğu tüm güçle gerçek hayatta bana anlatamadığını rüyalarımda anlatmaya çalışıyor. Bunu sözlerin kendisiyle değil bir dönem içimde nasıl oluştuğunu anlayamadığım bir büyülenme ile yapıyor. Doğru ve yanlış kavramlarının bendeki anlamlarını devre dışı bırakıp, sana koşmak için uygun şartları aramak yerine bu şartları benim oluşturduğum bir zamandaki gibi. Yatağa sarhoş yatmıştım geçenlerde. Uykuya dalmadan önceki bilincini yavaşça kaybettiğin o evrede istemsizce yanımda olmanı istedim. Ancak sığabildiğim o yatağın içinde adeta büyük bir tarlada bir kış vakti üzerimde bir şey olmadan yatıyormuşumcasına yalnız hissediyor ve üşüyordum. Gerçekleştirmek istediğim tüm ideallerime bir dakikalığına lanet okudum bana asla senin o sıcaklığını hissettiremeyeceklerini bildiğim için. Ben ne yaptığımı, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne istediğimi bilmiyorum artık. Yanımda olmanı istiyorum sadece. Elinden tutup her şeye sadece birkaç saatliğine sahip olduğumuz bir yere gitmek. Hiç yaşayamacağımız bir geleceği konuşmak. Asla alamayacağımız bir şarap bardağı takımına bakmak...

24 Aralık 2019 Salı

Asansörü beklerken aklımdan geçenler

 Hafızası güçlü bir insan için hissiz, uyuşmuş bir varlığa dönüşmek zulümdür. Meşgul olduğu şeyden nefes almak için kafasını kaldırdığı anda aklına onu bir zamanlar hayatta hissettiren olaylar, nesneler, kişiler gelir. Yalnız kalmaktan pek hoşlanmaz ama başkalarının yanında olmaktan da bir tatmin bulmadığı için ilk fırsatta zihninin koridorlarında ona merhem olacak emareler bulmaya çalışır. Ümidini kaybetmenin onu karamsarlığa sürüklemesinden de içten içe korkar çünkü bilir ki bunun sonu daha büyük bir karanlığın içerisine düşmektir. Kendini iyi ya da kötü herkesle kıyaslamaya başlar. Neticede onun için bu gibi kavramlar sağlıklı insanlar için vardır ve o normal&sağlıklı olduğu inancını çoktan yitirmiştir. Onları gözlemler. Attıkları her adımda nasıl hissettiklerini düşünmeye çalışır. Onların ağzından çıkanları dinleyip onları kendi kafasında uydurduğu kategorilere sokmaya çalışır. Bu temelsiz ve gerçekle olan bağlantısı muğlak olan tespitlere bazen o kadar bel bağlar ki onlara olan davranışlarını bile bu bağlamda şekillendirir. 

 Hayır yanılıyorsun. Beni insanlara gördüğünü zannettiğin şekilde anlatıyorsun. Evet ben günaşırı bana yardımcı olduğunu düşündüğüm nesneleri, sesleri, örüntüleri kullanarak güzel ilan ettiklerimi tekrar içime çekmek isteyen bir hedonist olabilirim, ama sen de benden daha farklı değilsin. Ben senin bilimsel metodolojinle açıklayabileceğin bir yaratık değilim. Öncelikle şu konuda hem fikir olmak lazım: 1- Doğru diye bir şey yoktur. 2- Bütün insanlar güce tapan haz manyağı maymunlardır. 3- Kelimelerle kurulmaya çalışan bir bina iskeleti çökmeye mahkumdur. Zira kelimeler her ne kadar kafamızdakileri koda dönüştürüp karşıdakine aktarmamıza yarayan bir aygıt olsa da, kodladığımız şeyin tam karşılığı konusunda her zaman bir fikir birliği içerisinde değiliz. Kelime, o anlama gelmesini istediğimiz anlamsız ses kombinasyonlarından fazlası değil. Bizler ise her anı şahsına münhasır tecrübe eden yaratıklarız. Benimle olan iletişimini diğer insanlara gerçekten sadece kelimelerle anlatabileceğine inanıyorsan asıl "temelsiz" tespitleri sen yapıyorsun demektir. 

 Eğer bir sabah uyandığında o mahmurlukla dinlediğin şarkının aynı ortamlar mevcutken ve farklı olan tek şey zaman dilimiyken dinlediğin şarkıdan farklı olduğunu iddia ediyorsan algılarının seni yanılttığını kabul etmen gerekir.  Bir vahşi batı filmindeki karakter sadece iki saatliğine bile yaşantısını hissetmek içselleştirmek ve belki de adapte etmek istediğin bir nesneye dönüşüyorsa, belki de kelimeler üzerinde herkesin hem fikir olduğu anlamlara gelmelidir senin için. Beni statüko olarak gördüğün her dakika senin için köyüne elektrik gelmesini bekleyen bir hastadan farklı olmayacaktır. Tek başına var olamayacağını söyleyen kaale almadığın rasyonel akıldan başkası değil. Ölene kadar bekliyor olsan dahi sihirli bir değnek sana aksini ispat etmeyecek. Ne kadar küçük olduğunu bildiği halde varoluş çabasını aforizmalarla yürüten bir canlının tek tesellisi elbette günün sonunda yorganının altında hülyalara dalmaktır.

 Bu çöplükten çıkmamız için bana motivasyon olsun diye elinle gösterdiğin yerdeki şeyler bizim için halen koşmamıza değer şeyler mi emin olamıyorum artık. Zamanın ilerlediğini ve bizim de onunla beraber değiştiğimizi gözden geçirmeliyiz. Gözümüzü kapattığımızda bize canlılık hissi veren şeyler zamanda bir yerlerde yaşayan bizim başka bir halimizdi. Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Eğer bu söylediğim gerçekse tutunmamız gereken başka ne kalacak bunu bilemiyorum. Bu belirsizlik beni korkutuyor. Ben korkak bir insanım. Bu belirsizlikte s ve u seslerinin birleşimiyle meydana gelen kelime bize hayat veren bir sıvı anlamına gelmek yerine, uzak bir tepeden haykıran bir adamın ağzından çıkan bozuk bir ses de olablir. Belki de haklısın. Bırakmalıyım bu dil ile varolma işini. Bir çocuğun gözleriyle bakmalıyım, dünyanın döndüğünü ve bu hayat ile varolabileceğimi bilmeliyim. 

23 Eylül 2019 Pazartesi

Duvarların yankı yapmama sorunsalı

 Şunu iyi idrak ettim ki zamanda bir yerlerde ne kadar güzel olduğunu bana anlatmaya çalışan bir sesi dinleyip ona ulaşamayacağını bilmenin verdiği ızdırapla debelenip durmak yerine asıl yapılması gereken başka şeylerden bahseden sesleri meydana getirecek çabayı sarfetmek. Çünkü hayat sadece tek bir sesi kovalayamayacağımız kadar güzel ve karışık, ama her birinin hissettirdikleri kadar da basit. Basit çünkü bir şeylerin başlangıcı ve bitişi üzerinde hüküm sahibi değiliz. Karışık çünkü ne zaman yeni bir kapıdan içeriye girsek attığımız her adım binlerce farklı olasılığa kapı açıyor. Ama o kadar yalnızım ki gittiğim yollarda güzelin veya kötünün en ufak parçasını bile paylaşabileceğim birisi olmayacak. Farklı kompozisyonlarda seni var ettiğim mekanlarda hayalin bile beni terk edecek. Otomatik bir reddedişle bunu kendimin seçtiğine ve huzurun bunda olduğuna ikna olmaya çalışsam da kendimi, seni özlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu çok garip bir yazı oldu. Başında dermanını verip sonunda derdine yandığım.

Özet: Azer Bülbül is not dead. God just asked for arabesk lessons.